Benim için Fas’ın hikayesi beş altı sene öncesine, doktora eğitimi için bu ülkeyi araştırdığım döneme kadar uzanır. O dönem doktora için gidemesem de kurduğum bağlantılar, birazdan anlatacağım “rihlemiz” için oldukça faydalı oldu. Fas’a gitmenin önündeki en büyük engellerden biri kuşkusuz uçak biletleridir. Bunu bildiğim için aylar öncesinden uygun bilet kovalamaya başlamıştım; sonunda da Elhamdülillah bulduk. Mayıs ayında, tam da kitap fuarına denk gelecek şekilde biletlerimizi aldık. Ancak son bir ay kala fuarın tarihinin değişmesi bizi epey üzmüştü. Sonraları bunun da hakkımızda hayırlı olduğunu anladık. Zaten insan hep böyledir; bir işi olmayınca üzülür ama bilmez ki Allah ona başka güzel kapılar hazırlamaktadır…
12 Mayıs Salı gecesi Kazablanka (Dârü’l-Beydâ) Havaalanı’na indik. Fas, bizden vize istemeyen ülkelerden biri. Pasaport işlemlerini hızlıca tamamlayıp telefon kartı ve para bozdurma işlerini de hallettikten sonra çıkış yaptık. Daha önceden anlaştığımız üzere kiraladığımız aracımızı havaalanından teslim aldık. Burada, araç kiralama sürecinde bize çok yardımı dokunan Burak Yetimoğlu hocamıza teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Havaalanından kalacağımız yere yaklaşık yarım saatte ulaştık. II. Hasan Camii’ne nazır güzel bir yerdi. Ertesi gün camiye yakın bir mekanda Fas kahvaltısı yaptık. Fas’ta namaz vakitleri dışında camiler kapalı tutulduğu için maalesef içerisini gezemedik. Zaten Kazablanka’da gezilecek pek bir yer de yok. Daha önceden görüşmek üzere numarasını aldığım Zeynelabidin Belafreş Hoca’yı aradım ancak ne yazık ki o da Fas dışına çıkmış. Biz de daha fazla vakit kaybetmemek için Rabat yoluna düştük.

Kazablanka – Rabat arası yaklaşık 90 km. Öğle namazından biraz önce ulaştığımız Rabat, gerçekten çok güzel bir şehir; son derece temiz, yolları bakımlı ve düzenli. İlk olarak Eski Şehir’i (el-Medinetü’l-Kadîme) gezmeye başladık. Eski Şehir veya “Medina” kültürü, Fas’ın neredeyse her şehrinde mevcut. Dar ve kıvrımlı sokaklarda kaybolmak ilk başlarda ürkütse de bir süre sonra insanın içine şehrin tam kalbinde yürüme hissi veriyor. Sanki şehrin kültürü ve hafızası bu kıvrımlarda gizlenmiş de her sokakta yeni bir sır bulunacakmış gibi bir haz kaplıyor içinizi. Kaybolma korkusu, yerini merak ve keşfetme arzusuna bırakıyor. Fatih’in “bilaşekk”leri ve kelime esprileri olmasa bu arzunun peşinden daha çok gidebilirdik 🙂 Üstelik epey de acıkmıştık.

Fas’ın yöresel yemeklerinden tacini deneme vakti gelmişti artık. Tacin, bizdeki güveçle aynı mantığa sahip. Yani kabın adı tacin; içine konulan malzemeye göre tavuklu, etli veya deniz ürünlü tacin olarak değişiyor. Genel olarak ben çok sevdim, Mısır’dan sonra ilaç gibi geldi diyebilirim. Vakit epey geç olduğundan geceyi geçirmek için bir Riyad’da kalmaya karar verdik. Riyad, Fas’ın geleneksel evlerine verilen isim. Dışarıdan bakınca penceresi olmayan, dümdüz bir duvar ve bir kapıdan ibaret gibi görünen bu yapılar, içeri girdiğinizde adeta birer sanat eserine, ortasında çiçeklerin açtığı birer vahaya dönüşüyor. İçeriyi öyle ihya etmişler ki insanın dışarı çıkası gelmiyor.
Ertesi gün, yani perşembe günü, Dârü’l-Hadîsi’l-Haseniyye’nin müdürü Abdülhamid Aşşâg Hoca ile randevumuz vardı. Burada özellikle belirtmeliyim ki; hocalarla görüşmeleri ayarlayan, hangi şehre hangi yoldan gidilmesi gerektiğinden nerede yemek yeneceğine kadar her konuda bize rehberlik eden Muhammed Zeryuh hocamıza teşekkür etmeyi borç bilirim. Yaşadığı şehir çok uzak ve vaktimiz kısa olduğu için görüşemedik. Rihlemizin belki de eksik kalan yanı da bu oldu. Abdülhamid Aşşâg Hoca ile görüşmemiz son derece bereketli geçti; kendisine Türkiye’de basılan bazı Arapça eserleri hediye ettik. Haseniyye’de Kelam ve Fıkıh dersleri veren Naci Lemin Hoca da oturumumuza eşlik etti. Bu rihlenin, Türkiye ve Fas arasında ileride yapılacak faaliyetler için önemli bir köprü olacağını ifade ettiler.
Görüşmeden sonra Fas’ın önde gelen alimlerinden Said el-Kemeli Hoca ile bir araya gelmek üzere Mescid-i Sünne’ye geçtik. Akşam namazının ardından, her perşembe mutat olarak verdiği el-Muvatta dersini dinledik. Kendisini dokuz sene önce internet üzerinden dersleriyle tanımış ve takip etmeye başlamıştım. O günden beri izlediğim bir hocayı canlı gözle görmek ve dersine iştirak etmek harika bir duyguydu. Bir ara zihnimden “Acaba yine ekrandan mı izliyorum?” diye geçirdiğim bile oldu 🙂 Dersten sonra kendisiyle ayaküstü ufak bir hasbihalimiz de oldu.

Ertesi gün rotamızı Tanca’ya çevirip yola koyulduk. Solumuzda Atlas Okyanusu’nun eşlik ettiği yaklaşık üç saatlik bir yolculukla Tanca’ya ulaştık. Rabat’ı gördükten sonra “Bundan daha güzeli olmaz” derken, Tanca’yı görünce erken karar verdiğimizi anladık. Tanca turistik açıdan muazzam bir şehir; bir tarafı Atlas Okyanusu, bir tarafı Akdeniz. Burayı hakkıyla gezmek için en az birkaç gün ayırmak lazım. Bizim o kadar vaktimiz olmadığı için gece orada konaklayıp cumartesi sabahı Titvan’a doğru yola çıktık .
Tetuan’ın Eski Şehir bölgesinde biraz gezdikten sonra Mahfuz Bahravi ve Mekki Klayne hocaları ziyaret ettik. Mahfuz Hoca, Abdullah Sıddık el-Gumari’nin öğrencisi ve hadis eğitimi verdiği müstakil bir medresesi var. Mekki Hoca ise farklı ülkelerde hocalık yapmış, ufku son derece geniş bir isim. Aynı zamanda Nukkad Hadis Araştırmaları Dergisi’nin kurulunda yer alıyor; kendisine dergimizin ilk sayısını takdim ettik.

Titvan’dan sonraki hedefimiz mavi şehir Şefşavan’dı. Gezip görmek için güzel, her yerin masmavi olduğu, çeşit çeşit hediyeliklerin satıldığı ve fotoğraf tutkunlarına hitap eden bir yer. Ama açıkçası beni çok sarmadı diyebilirim. Çünkü bir şehri sadece turistik amaçla ziyaret etmek hoşuma gitmiyor; içinde ya bir alim ya da bir dost ziyareti barındırmalı. Tamamen kişisel bir tercih tabii… Biz mavilikler arasında gezerken akşam olmuştu ve yaklaşık 4 saatlik mesafedeki Fes’e yetişmemiz gerekiyordu.
Yollar bir hayli kötüydü. Yorgunluk baş gösterince yol kenarlarında sıkça rastlanan kahvehanelerden birinde durduk. Fas’ta kötü bir kahve içtiğimi hiç hatırlamıyorum, bu açıdan benim için ayrıca güzel bir ülke. Diğer iki arkadaşın kahveyle pek arası olmadığından onlar genelde naneli yeşil çay içiyordu. Kahve satan abiden fasih bir dille kahve istedim. Adam uzun zaman sonra ilk defa fasih bir Arapça duymuş olacak ki, ücreti isterken son derece fasih bir şekilde “Seb’atu derâhim (7 dirhem)” dedi. Bu ifade, tüm Fas rihlesi boyunca dilimize pelesenk oldu 🙂 Gece Fes’e yetişemeyeceğimizi anlayınca, yol üzerindeki şirin bir şehir olan Vezzan’da konakladık.
Ertesi gün erken vakitte hemen yola koyulduk. Fes’te bizi Yusuf el-Asri Hoca karşıladı. Kendisi bilgisayar mühendisi ve bu alanda doktorası var. Onunla olan bağlantımızı da sağ olsun yine Muhammed Zeryuh Hoca ayarlamıştı. Zeryuh Hoca için “Fas’taki Hızır’ımız” desek abartmış olmayız. Yusuf Hoca aslen Fesli olduğu için şehri çok iyi biliyor. Fes’in Eski Şehir (Medina) bölgesi o kadar büyük ki, tek başına bir günde gezmek neredeyse imkansız.
Karaviyyin Camii ve Ebu İnaniyye Medresesi gibi önemli mekanları gezdik. Özellikle bin yıllık deri tabakhanesi gerçekten ilgi çekiciydi. Ağır kokusuna dayanmak güç olduğu için içeri girerken elimize nane yaprakları verdiler. Fes, “Fas ruhunu” en çok hissettiğim şehir olabilir. İmkan olsa daha çok vakit ayırmak isterdim. Medinasında yürürken kendinizi bir anda asırlar öncesine ışınlanmış gibi hissediyorsunuz. Şehrin kalbindeki Karaviyyin Camii, ak sakallı ve yeşil cübbeli bir derviş gibi oturmuş, etrafına ilim ve irfan dağıtıyor sanki… Birçok yerde medreseler ve zaviyeler var; tavsiyem buraya bolca vakit ayırmanız ve tadını çıkararak gezmenizdir.
Yusuf hocayla gezerken yolda Şeyh Valsu’ya rastladık. Yusuf hoca onu öve öve bitiremedi; fıkıh ve fıkıh usulü alanında Fas’ın önde gelen alimlerindenmiş. Bu şekilde tevafuken karşılaşmamıza kendisi de çok şaşırıp, “Senelerdir buralardayım, ben bile ilk defa sokakta rastlıyorum” dedi. Rihlenin bereketi olsa gerek… Gezimiz bitince Yusuf hoca kendisinde kalmamız için çok ısrar etti ve o gece onun evinde misafir olduk. Düşünün, ilk defa gördüğü üç genci evine buyur etti. Fas’a gelirken böyle bir planımız yoktu ama Allah’ın bize ne güzel kapılar açtığına bizzat şahit olduk.
Ertesi gün bizimle Marakeş’e gelmeyi de planlamış Yusuf hoca. Normalde birkaç hafta sonra gidecek olmasına rağmen sırf bize mihmandarlık yapmak için onca meşakkate katlandı. Ne kadar teşekkür etsek azdır. Pazartesi günü Fes’ten Marakeş’e doğru yola çıktık. Yol üzerinde, yine planlarımızda olmayan bir yere Yusuf hoca vasıtasıyla uğradık: Şeyh Murad’ın başhoca olduğu bir Kur’an eğitim medresesi. Şeyh Murad, hem Fas hem de Mısır’ın büyük kârîlerinden eğitim almış bir hafız olmasının yanı sıra hadis, tefsir ve fıkha da vakıf bir zat. Tüm bu birikimine rağmen oldukça mütevazı. Bu ani ziyaretten çok istifade ettik; Şeyh Murad’la tanışmak bana tarif edilemez bir huzur verdi.

Marakeş’e ulaştıktan sonra, akşam namazını müteakip Muhammed Taberani Hoca ile çok verimli bir oturum gerçekleştirdik. Bundan 4-5 sene önce tahkiklerine rastladığımda “Bu hocayla mutlaka tanışmalıyım” demiştim. Uzun süredir dijital ortamlarda görüşüyor olsak da yüz yüze gelmek çok başkaydı. Taberani Hoca, Kadı İyaz Üniversitesi Arap Dili Bölümü’nde profesör olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Nukkad Hadis Araştırmaları Dergisi’nin kurulunda yer aldığından, kendisine dergimizin ilk sayısını takdim ettik. Hadis ilmiyle derinlemesine tanışması yaklaşık 15 yıl önce yaptığı bir tahkikle başlamış. Bahsettiğim, hadis ilminin en zorlu konuları olan cerh-tadil, rical ve özellikle ilel alanlarıdır. Zaten o dönem yaptığı tahkik de ilele dair bir eserdi. Gerçekleştirdiğimiz oturum o kadar bereketliydi ki, sadece bu buluşma için bile Fas’a rihle yapılmaya değerdi.

Salı günü Marakeş’in önemli birkaç turistik yerini de gezdikten sonra rihlemizi noktaladık. Aynı gün Kazablanka’ya dönüp arabayı teslim ettikten sonra uçağımıza geçtik.
7 günde 7 şehri sığdırdığımız Fas Rihlesi, her ne kadar yorucu olsa da son derece bereketli ve ufuk açıcıydı. Hep kitap sayfalarının satır aralarında okuduğumuz “rihle” kültürünü bizzat tecrübe etmek benim için çok önemliydi. Belki bazıları için bu kavram tarihte kalmış, miadını doldurmuş bir olgu olarak görülebilir. Ancak bir hadis talebesi olarak muhaddislerin ayak izlerini takip etmek, onların zihin dünyalarını anlamak adına son derece mühim. Çünkü hadis, vakıadan gelen ve bizzat hayatın içinden neşet eden bir ilimdir. Muhaddisin zihnini, yaşadığı ortamı, yediğini içtiğini anlamadan “hadisçi” olma fikri açıkçası bana biraz uzak geliyor. Rihle tek başına bunu sağlamaz elbet; ancak bu amaca giden yolların en önemlilerinden biri. Hadis ilmini kavramak adına her manada “seferde olmak”, dünyalık çabaların en güzeli. Hem bizler hadisçi olma “zaferinden” değil, bu yoldaki “seferden” sorumluyuz.




M. Mücahit Gülyavşan
22.05.2026