Tarihler 26 Aralık Perşembe’yi gösteriyordu. Monoton bir mesai günümde proje ofis toplantısından yenice çıkmıştım. Odama doğru yol alırken gözüm telefonuma ilişti. Tam 3 kez cevapsız arama vardı! Hayırdır inşallah diyerek kötü senaryo ile karşılaşmamak için dua etmeye başlamıştım. Arayan kişi dostum Mücahit idi. Telefonu çevirdim ve dua ederek açmasını bekledim. Daha ikinci kez çalmadan telefonu heyecanlı bir ses tonuyla açmıştı. “Koş koş! Hemen bilet al!” Ne oldu ne bileti, nereye gidiyoruz sorularını sormadan bir heyecana bürünmüştüm. “Mısır’a bilet aldım. Git gel 4.000 TL. Acele et. Bilet kalmayacak!” diye stresli bir şekilde devam ediyordu Mücahit. Hemen telefonu kapatıp iç işleri bakanını aradım. Bilet almadan önce evden çıkış vizemi almalıydım çünkü. Muvafakatimi hızlıca alıp koşar adımlarla odama gittim ve bilet sayfasını açtım. İşte her şey böyle başlamıştı. Kuzey Afrika’nın en kaotik şehri Kahire bize göz kırpıyordu.

Kahire rihlemizin başlangıç hikayesini kısaca bu şekilde aktarmış oldum. Bu yazıda Kahire’ye dair biletlerden tutun gezilecek görülecek yerlere, halkın ekonomik durumundan siyasi konjoktüre geniş bir yelpazede sizlere Kahire’de gördüklerimi aktarmak istiyorum.
Uçak Biletleri ve Otel
Öncelikle uçak biletlerinden başlayalım. Bilet alırken mutlaka uygun zamanı kollamak gerekiyor. Pegasus ve AJET, Kahire’ye sık sık kampanyalar düzenliyor. Bu yüzden bu kampanyaları takip etmekte fayda var. Genellikle Sabiha Gökçen-Sphinx International Airport uçuşlarında uygun fiyatlı bilet bulmak mümkün.
Biz biletleri 26 Aralık’ta aldık, uçuşumuz ise 23 Ocak’taydı. 20 kg bagaj hakkı bulunan uçuş seçeneğini tercih ettik. Mücahit, gidiş-dönüş biletini 4100 TL’ye alırken, ben bir saat sonra sisteme girdiğim için bileti 5400 TL’ye almak zorunda kaldım. Ancak İstanbul dışında ikamet etmemiz bizim için dezavantaj oldu. Çünkü İstanbul’a ulaşmak için de ek bir masraf yapmamız gerekti. Örneğin, ben Gaziantep’ten Sabiha Gökçen’e gidiş-dönüş uçak bileti için yaklaşık 4000 TL harcadım.
Bir diğer dezavantajım ise Gaziantep-İstanbul uçuşum ile Kahire uçuşum arasında uzun bir saat farkının olmasıydı. Bu nedenle havalimanında yaklaşık 10 saat beklemek zorunda kaldım. Neyse ki Mücahit’le bu süreyi verimli geçirmeye çalıştık.
Konaklamaya gelirsek, Kahire’de kalacağımız oteli, gitmeden 10 gün önce internetten rezervasyon yaparak ayarladık. Önümüzde pek çok seçenek vardı. Genel olarak Kahire’deki butik oteller, Türkiye’ye kıyasla daha uygun fiyatlıydı. Sık sık Kahire Kitap Fuarı’na gideceğimiz için kolay taksi bulabileceğimiz ve diğer gezilecek yerlere rahat ulaşabileceğimiz bir konum arayışına girdik.
Bu süreçte, Kahire’nin merkezinde, Tahrir Meydanı’na 1 km uzaklıktaki Cairo Paradise Otel dikkatimizi çekti. 13 gece için 13.500 TL gibi uygun bir fiyat görünce rezervasyonu hemen yaptık.
Kahire Yolculuğu
Kahire uçağımız Sabiha’dan 22:05’te kalktı. Mısır’da kış saati uygulaması olduğu için Türkiye saatine göre 1 saat gerideydi. 2 saatlik uçuşumuzun ardından Kahire saatine göre 23:30 gibi havalimanına inişimizi gerçekleştirdik. Ardından havalimanında bulunan bürolardan 25 dolara Mısır’a giriş vizemizi satın aldık. Pasaportumuza yapıştırılan bu vize daha sonra polis kontrolünde incelendi. Ayrıca uçakta verilen yolcu bilgi kartını doldurup polis memuruna teslim ettik. Tamamen formaliteden ibaret olan bu kartın ne işe yaradığını açıkçası çözemedik. Fakat burada çok da mantık aramamız gerektiğinin de farkında idik. Bu işlemler yaklaşık 40 dakika sürdü. Daha sonra bagajımızı alıp Mısır’da kullanmak üzere telefon hattı almak için WE bayisine gittik. Çalışanların laubali hareketleri ve acele etmemeleri sebebiyle neredeyse 40 dakika civarında işlemlerin yapılmasını bekledik. Netice itibariyle havalimanından çıkmamız bir buçuk saati bulmuştu. Havalimanı ile otelimizin arası 50 km uzaklıkta olduğu için taksiyle gitmekten başka çaremiz yoktu. Daha önceden otel 25 dolara taksi gönderebileceğini ifade etmişti. Ancak Mısır’daki ücretlendirme konusunda yapılan dolandırma hikayeleri nedeniyle bu teklifi kabul etmedik. Havalimanından neredeyse en son çıkan kişiler olduğumuz için taksi sayısı da azalmıştı. Bu bir anlamda artıydı çünkü taksicinin de bizi almaktan başka çaresi yoktu. Bir taksici öncelikle 35 dolar teklif etti. Israrlı pazarlıklar sonucu 25 dolara indi. Ancak bu fiyat da bize çok fazla geldi ve taksiciye Uber çağıracağımızı söyledik. Bunun üzerine yanında bulunan genç taksici 20 dolara götüreceğini söyledi. Biz de çok fazla yorulduğumuz için artık Uber bekleyecek durumda değildik ve 20 dolara otelimize geçtik. Ancak daha sonraki günlerde tamamen Uber tercih ettik. Hem fiyatın ucuz ve net olması hem de güvenilir olması açısından Uber’den çok memnun kaldık.

Havalimanı Vize Sırası
Otelimize vardığımızda saat 02’yi geçmişti. Otele geldiğimizde çok eski bir apartmana giriş yaptık. Otelimizin bu apartmanda olup olmadığını başta anlayamadık çünkü 7 katlı apartmanın her bir katı farklı amaçlarda kullanılıyordu. Otelin kapısında duran bekçi (Arapça’da Bevvâb) bizi asansöre doğru geçirdi. Asansör dediğimde Türkiye’deki asansörler zihninizde canlanmasın. Girdiğimiz apartman yaklaşık 200 yıllıktı. Haliyle asansör de daha sonradan göz kararıyla bir marangoz tarafından ahşap olarak yapılmıştı. O asansörde yaşadığım şaşkınlığı düşününce aynı hisleri tekrar yaşıyorum. Adetâ bu asansör bize “Ortadoğu’ya hoş geldiniz!” mesajı veriyordu. O şaşkınlıkla otelin lobisinde işlemlerimizi gerçekleştirdik. Ardından merakla beklediğimiz odamıza doğru geçmeye başladık. Otel labirent gibiydi bir tarafından inip başka bir apartmanın 5. Katına geçtik. Oradan da bir kat aşağıya inip otel odamıza girişimizi yaptık. İlk intibada nereye düştük biz hissi oluşmuştu. Zira odalar eski, tuvalet ve banyoda küvet ve fayanslar 50 yıllıktı. Parayı ödemiştik artık, zaten çok yorgun olduğumuz için doğrudan uyuduk. Sonraki günlerde de oteli tam anlamıyla otel olarak kullandığımız için oraya alışmış ve odayı sevmiştik. Ayrıca yemek yerleri, alışveriş mekanları gibi önemli yerlere yakın olmasından dolayı da otel bize çok kullanışlı gelmişti. Dolayısıyla ilk başta hoşlanmasak da son günlerde otelden memnun kaldığımızı fark etmiştik.
24 Ocak Cuma günü itibariyle artık gözümüzü Kahire sabahına açmıştık. Önümüzde dolu dolu 12 gün vardı. Bu süreyi çok iyi değerlendirip hem görülmesi gereken yerlere gitmemiz gerekiyor hem de Kahire’ye asıl gitme hedefimiz olan kitap fuarını hakkını vererek gezmemiz gerekiyordu. Kahire Kitap Fuarı hakkında değerlendirmeler için Mücahit Gülyavşan’ın yazdığı yazıyı okumanızı tavsiye ederim. (Yazı için tıklayınız…)
Kahire’de Gezdiğimiz Yerler
Biz 24 Ocak Cuma günü ayağımızın ilk tozuyla Ezher Camii’ne gittik. Otelimizden Ezher Camii yaklaşık 2.5 km idi. Biz de Kahire’nin havasını soluyalım insanların arasına karışalım düşüncesiyle yürümeyi tercih ettik. İnanılmaz kalabalık olan bu şehirde yürürken araba kornasından kulaklarımız duyamaz hâle gelmişti. Her yerde bir kaos ve karışıklık vardı. Kornalar birbirine karışıyor ve kim kime niçin korna çaldığı belli olmuyordu. Caddelerin her tarafında seyyar satıcılar vardı. Bunlar da yolun büyük bir kısmını işgal ediyordu. Ezher’e gidene kadar bedenimden ziyade zihnim iyice yorulmuştu. Halbuki daha yeni başlıyorduk. Sonunda Ezher Camiî’nin ihtişamlı minareleri gözükmüştü. “İşte şimdi Kahire’ye geldik” diye içimden geçirdim. Cuma günü Mısır’da resmi tatil olduğu için son derece yoğun bir kalabalık vardı. Ayrıca her tarafta çevik kuvvet ve tomalar bulunuyordu. Devletin ve askerin baskısını da her cadde başında görebiliyordunuz. Bunun yanında Ezher Camiî’ne de sıkı bir kontrolden sonra alıyorlardı. Bizim de yanımızda kamera olduğu için kontrol noktası girmeden önce kamerayı çantamıza koymuştuk. Ancak yakalarımızda mikrofonu unuttuğumuz için kapıdaki görevliler fark ettiler ve çantamızı kontrol ettiler. Kamerayı görünce içeri almayacaklarını söylediler. Türkiye’den geldiğimizi turist olduğumuzu ve asla çekim yapmayacağımızı söylememize rağmen içeri almamakta ısrarcı davrandılar. Fakat 2-3 dakika daha bekledikten sonra farklı bir memura aynı isteğimizi dile getirdik. O da içerideki amirlerine durumu bildirdi ve bizi onların yanına aldı. Macera şimdi başlıyordu. 5-6 tane uzun boylu, güneş gözlüklü ve Firavun simalı adamlar bizi adeta çapraz sorguya almışlardı. Nerelisiniz? Niçin Mısır’a geldiniz? Nerede kalıyorsunuz? Otelinizin adı ne? Otel nerede? Hangi havalimanına indiniz? Otele nasıl geçtiniz? Hangi tarihte geri dönüyorsunuz? Türkiye’de ne iş yapıyorsunuz? Gibi soruları adeta taramalı tüfekten çıkan mermi hızında bize yöneltiyorlardı. Burada Mücahit’in soğukkanlı davranması ve seri bir şekilde sorulara Arapça cevap vermesi sayesinde herhangi bir falso vermemiştik. Ancak bu geçen dakikalarda ise ben gözaltına alınırsak ne yaparız? Sıkıntı olmaz inşallah büyükelçilik zaten tekrar açıldı diye kendi kendime dalmıştım. En sonunda polisler bizi korkutarak çekim yapmama şartıyla içeriye alacaklarını söylediler. Böylece Ezher-i Şerîf’in beyaz mermerli avlusundan içeriye girişimizi yapmıştık. Dışarıdaki onca kalabalığa rağmen Ezher Camii neredeyse bomboştu. Ciddi anlamda arka saflarda boşluklar bulunuyordu. İçeriye alınan cemaate baktığımda ise bunların çoğunluğunu Endonezyalı, Malezyalı ve Çeçen öğrencilerin oluşturduğunu fark ettim. Sanki özellikle Mısırlılar içeriye alınmıyordu. Miraç kandiline 1-2 gün kaldığı için hutbenin konusu İsra mucizesi idi. Fasih başlayan bu hutbede imam bazen araya ammice kelimeleri de sokuşturuyordu. Ancak hitabeti bağırmak zanneden bu imamı sonuna kadar dinlemek beni açıkçası yormuştu. Ancak hutbe öncesi 10-15 dakika boyunca verilen Kur’ân-ı Kerim ziyafeti ise tam anlamıyla bir ziyafetti. Bu anlamda kulaklarımızın pası silinmişti.


Cuma sonrası Ezher’e çok yakın olan Hüseynî Camiî’ni ziyaret ettik. Burada Hz. Hüseyin’in -radıyallahu anh- kesik başının bulunduğuna inanılıyordu. Cuma sonrası gittiğimiz için özellikle kabir kısmı çok kalabalıktı. Hüseynî Camii’nde çıktıktan sonra hemen yanı başında bulunan meşhur Han Halîl çarşına girdik. Burada hızlı bir şekilde tur attıktan sonra Mehmet Akif’in de sürekli geldiği tarihi Fişâvî Kahvehanesi’nde soluklandık. Acı kahvemizi yudumladıktan sonra her adımı tarih kokan meşhur Muiz Caddesine doğru yol aldık. Gerçekten burada sayamayacağım kadar tarihi medreselerin, çeşmelerin ve camiilerin bulunduğunu ifade etmeliyim. Cuma günü olması hasebiyle çok kalabalık olduğundan dolayı biz de buraları hızlı gezmek durumunda kalmıştık. Haliyle bu caddenin hakkını verebildiğimizi söyleyemem. Burada Kahire’ye gideceklere şu hatırlatmayı yapabilirim: Muiz Caddesinin başındaki bürodan 250 Cüneyh’e bilet alıp cadde boyunca bulunan bütün tarihi mekanlara giriş yapabilirsiniz. Biz rastgele bir medreseye girdiğimizde orada bulunan görevli kişi başı 50 cüneyhe hepimizi alabileceğini söylemişti. Sonradan anladık ki o kişi o parayı kendi cebine indirmiş. Zira 250 Cüneyh’e alacağımız biletle orası dahil her yere giriş yapabiliyormuş.



Gezi rotamızın ikinci durağı Giza Piramitleriydi. Arapça ifadeyle el-Ehrâmât. Dünyanın ayakta olan tek yedi harikasından birisi olarak kabul edilen Piramitlerin tarihi 4000 yıl önceye dayanıyor. Firavunların mezar anıtı olarak yapılan bu yapılar günümüzde turistlerin uğrak noktası olmuş durumda. Piramit bölgesine iki giriş bulunmakta. Fakat daha çok çıkışların yapıldığı yerden girmek çok zor. Biz yanlışlıkla buradan giriş yapmak durumunda kaldık ve içeriye izdiham yaşayarak girdik. O nedenle yukarı taraftaki girişten girmenizi tavsiye ederim.
Piramitlerin en zevkli kısmı develerle yarım saati aşkın yolculuk yaptığımız kısımdı. Gerçekten o tarihi yerleri çölün içerisinden uysal develerle sakince gezmek güzel bir tecrübe idi. Burada onlarca deve çobanı var. Maalesef neredeyse hepsi sizi dolandırmanın peşinde. Biz de böylesi bir adamla karşılaştık ve Mücahit’in Mısır ammicesi bilmesi sayesinde gezimizi daha hesaplı hale getirdik. 3 deve ile küçük piramidin oraya kadar yaptığımız gezi rotamız için 3 kişi toplamda 1000 cüneyh (750 Tl) ödedik. Bu gezimiz neredeyse 30 dakika sürmüştü.

Kahire’deki üçüncü rotamız ise rihlemizin en anlamlı ziyareti Karâfe’ye oldu. Bu bölge yüzlerce büyük âlimin kabrinin bulunduğu bir bölge. Aynı zamanda mezar evlerinin bulunduğu bu yerde hâlâ insanlar yaşamaya devam ediyor. Bu anlamda oldukça güvensiz ve bakımsız bir yer.
Karâfe gezimizin ilk durağı İmâm Şâfiî’nin (ö. 204/820) -rahmetullahi aleyh- kabri oldu. Öğle namazını burada kıldıktan sonra kabrini ziyaret ettik. Onun kabrine giderken tesadüfen büyük hadis alimlerinden Şeyhülislam Zekeriyya el-Ensârî’nin de (ö. 926/1520) kabrine rastladık. Sonrasında Şâfiî’nin kabrinde 15-20 dakika boyunca bekledik, tefekkür ettik. Ardından üst katta yer alan tarihi parçaların sergilendiği ufak müzeyi gezdik.

İmam Şâfiî’nin -rahmetullah aleyh- kabri


Zekeriyya el-Ensârî’nin kabri
İmam Şâfii’nin kabrinden çıktıktan sonra yaklaşık 500-600 mt uzakta bulunan Leys b. Saʻd’ın (ö. 175/791) türbesine ulaştık. İmam Leys, İmâm Mâlik’in (ö. 179/795) akranlarından olup Mısır’a yerleşmiş büyük bir fakih idi. İmam Şâfiî’nin ifadesine göre O; “İmam Mâlik’ten daha fakih idi. Ancak ne var ki Leys’in talebeleri onun mirasını gerektiği gibi diğer nesillere aktaramadılar.” Leys b. Saʻd’ın türbesinde aktaramayacağımız farklı bir manevi hava teneffüs ettik. Leys’in kabrinin yanı başında onun hocası olan önemli hadis râvilerinden Yezîd b. Ebî Habîb’in (ö. 128/745) de medfun olduğunu öğrendik.

Leys b. Saʻd’ın ve Yezîd b. Ebî Habîb’in kabirleri
Leys b. Saʻd’ın türbesinden ayrıldıktan sonra yine 500-600 mt ilerledikten sonra hadis ilminin büyük imamı, Buhârî şârihi Şeyhülislam İbn Hacer el-Askalânî’nin (ö. 852/1449) türbesine vâsıl olduk. Malezyalı talebelerin bir araya gelip restore ettikleri bu türbe şu ana kadar Kahire’de gördüğümüz en güzel ve en temiz türbe niteliğinde idi. Kapısında bekleyen bekçi bize türbeyi açtı. Yaklaşık 20 dakika burada kaldık ve kabri başında teberrüken İbn Hacer’in kaleme aldığı muhtasar eseri Nuhbetü’l-fiker’i okuduk. Akademik ve ilmî hayatımızda sürekli kendisiyle hemhâl olduğumuz büyük imamın kabri başında bulunmak ise tarifi zor bir his yaşatmıştı bizlere.

İbn Hacer el-Askalânî’nin kabri
İbn Hacer’in huzurundan ayrıldıktan sonra yolu dümdüz takip ederek Mısır fâtihi büyük sahâbî Amr b. Âs’ın (ö. 43/664) kabrine ve yine hemen yanı başında bulunan Mısır’da valilik yapmış Ukbe b. Âmir el-Cühenî (ö. 58/678) adlı sahâbînin kabirlerine ulaştık. Yine bu türbenin çok yakınında Muhammed el-Hanefiyye (ö. 81/700) ve Râbia el-Adeviyye’nin (ö. 185/801 [?]) kabirlerine gidip dua ettik. Daha sonra uzun bir arayış ve 2 km’ye yakın yürüyüşün ardından tekinsiz sokakların göbeğinde İzz b. Abdüsselâm’ın (ö. 660/1262) üzücü ve hayal kırıklığına uğratan yıkık türbesine ulaşmıştık. Zamanın büyük Şâfiî âlimlerinden olan bu büyük fakihin kabrinin böyle harabe bir şekilde bırakılması bizi derinden üzmüştü.

İzz b. Abdüsselâm’ın harabe dönmüş türbesi
Karâfe’de ziyaret edilmesi gereken onlarca büyük âlim daha vardı. Ancak biz hem yorulmuştuk hem de vakit akşam olmuş etraf sessizleşmişti. Muhakkak gitmemiz gereken ve vefa borcumuzu en azından kendisine bir fatiha okuyarak ödememiz gereken Zâhid el-Kevserî (1879-1952) bizi bekliyordu. İzz b. Abdüsselâm’ın yanından ayrılıp ha gayret diyerek yaklaşık 1 km daha yürüdük ve sonunda Osmanlı’nın ve Fatih Medreselerinin iftiharı, ömrünü gurbette mücadele ile geçiren büyük âllâme Şeyhülislam Ders Vekili Düzceli Muhammed Zâhid el-Kevserî’nin kabrine ulaştık. Yandaki dükkândan bir kadın gelip bizim için türbenin kapalı kapısını açmıştı. Maalesef Zâhid el-Kevserî’nin de mezarı bakımsız kalmış, mezar taşının bir kısmı yere düşmüştü. Buradaki hazirede Kevserî daha hayatta iken vefat eden kızları da medfundu. Hepsine dua ettik, Türkiye’deki hocalarımızın ve ilim talebelerinin selamını Zâhid Efendi’ye ilettikten sonra Karâfe ziyaretimizi sona erdirdik.
Gezi rotamızın bir sonraki durağı Mehmet Ali Paşa’nın Camiî’sinin bulunduğu kale bölgesiydi. Ancak oraya gitmeden önce farklı bir bölgede medfun bulunan Osmanlı Şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’nin kabrine gittik. Beraber medfun bulundukları Yozgatlı İhsan Efendi’ye de dua ettikten sonra Amr b. Âs’ın Fustat’ta inşa ettirdiği Camiî’ye gittik ve öğle namazını eda ettik. Öğle namazından sonra Kale bölgesine intikal ettik. Buraya girişler ücretli idi. Bunun yanında Mehmet Ali Paşa Camiî’nde namaz kılacağımızı düşünürken müzeye çevrildiğini gördük. Ne yapacağımızı ne diyeceğimizi şaşırdık. Yıllarca Ayasofya’nın müze oluşuna şahit olan bizlere, gördüğümüz bu manzara ayrı bir acı yaşattı. Caminin avlusunda ise düğün törenlerinin yapıldığını fark ettiğimizde ise sözün bittiği yere zaten gelmiştik. Camii tepe bir bölgede yer aldığı için buradan tüm Kahire’yi seyrettik. Özellikle hemen aşağısında yer alan devasa büyüklükteki Sultan Hasan Medresesi tüm ihtişamıyla bize selam veriyordu. Kale bölgesini gezdikten sonra hemen aşağıya inip Sultan Hasan Medresesini gezmeye koyulduk. Gerçekten muazzam bir yapı idi. Dört mezhebe özel olarak ayrılan kısımların olduğu bu medresede bir anlığına talebe olduğumuzu hayal etmiştik.

Mehmet Ali Paşa Camii

Sultan Hasan Medresesi

Sultan Hasan Medresesi (solda) ve Şeyh Rıfâî Camii (sağda)
Kahire’deki gezi rotamızın son durakları Mısır Müzeleri oldu. Öncelikle gezimize yeni açılan Mısır Ulusal Müze’sinden başladık. Üst katında Antik dönemden başlayıp Osmanlı’nın son dönemlerine kadar geçen sürede tespit edilen tarihi eserler sergileniyordu. Alt kısımda ise karanlık bir koridordan geçip Firavunların mumyalarına ulaşabiliyordunuz. Burada yaklaşık 20 civarında Firavun mumyası sergileniyordu. Müzenin en kaliteli ve en heyecanlı kısmı burada idi. Ramses, Tutankhamun, Amonhotep gibi Firavunların mumyalarını çok yakından inceleme fırsatı bulduk. Kendi payımıza düşen ibretleri aldıktan sonra eski Mısır müzesine gittik. Oradaki müze ise devasa büyüklükte idi. Gezdikçe yeni bölmeler açılıyordu. Orada da mumyalar vardı ancak orada daha çok antik dönemden kalan heykeller, putlar ve tarihi objeler sergileniyordu. Ayrıca o müzeyi özel kılan şey ise Tutankhamun’un tabutundan çıkan mücevheratlar idi. Saf altından yapılmış meşhur Firavun maskesini gözümüzle görmüştük. Dikkat çeken noktalardan birisi de müzenin hiçbir yerinde Firavun isminin geçmemiş olmasıydı. Tabelalara bakıldığında onlardan hep “Kral (el-Melik)” olarak bahsediliyordu. Muhtemelen Firavun’un İslam’daki kötü şöhretini unutturmak ve Firavun mirasını devam ettirip buradan kazanç sağlamak istiyorlardı.
Mısır’daki Siyasi ve Ekonomik Durum
Yaklaşık 10 yılı aşkın süredir Abdülfettâh es-Sîsî tarafından yönetilen Mısır’da devletin baskıcı yapısı her an ve her yerde hissediliyor. Özellikle büyük caddelerin, hassaten Tahrir Meydanının onlarca asker ve polisle korunduğunu ifade etmek gerekir. Caddelerin başlarında da çoğunlukla Tomalar bekliyor.
Mısır’ın ekonomisine baktığımızda ise gerçekten fakir bir ülke olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Özellikle halk bazında bu çok daha net bir biçimde hissediliyor. İnsanların sürekli para elde etmeye çalışması, maaşlı görevlilerin ve memurların dahi bahşiş koparmaya çalışması ve bazılarının rüşvet alabilmek için işlerinizi zorlaştırdığını ifade etmek gerekir. Devlet memurlarının özellikle öğretmenlerin aylık geçimini sağlayabilmek için ek bir işte çalışması ise elzem bir durum. Örneğin bir seyahatimiz şoförlüğümüzü yapan taksici, normalde bir lisede Almanca öğretmeni idi. Utana sıkıla sorduğumuz maaşının ise aylık sadece 110 dolar olduğunu söyledi. O sebeple tatil günlerinde ve hafta içi akşam saatlerinde taksiye çıkması gerekiyor. Buna mukabil ülke bize göre çok ucuz. Kiralar düşük, yemekler çok ucuz. Ulaşım ayrıca çok ucuz. Benzinin 10 TL’ye tekabül ettiğini söylesem bu ucuzluk çok daha rahat anlaşılır. Mısır’da sadece konaklama, yeme içme ve turistik gezinin olduğu 10 günlük bir tatil muhtemelen 500 doları aşmayacaktır.
Mısır devletin otoriter yapısını hissettiğiniz için ülkede güvenliğin bulunduğunu söylemek mümkün. Ancak bazı bölgelerde özellikle turistik mekanlarda tekinsiz insanların mevcut olduğunu belirtmeliyim. Bu tarz yerlerde izdihamın olması nedeniyle de çok dikkatli olunması gerekiyor. Erkekler dahil tek başına Kahire’ye gidilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Zira Kahire gibi kaotik bir şehir başınıza nerede ne geleceği -Allah muhafaza- hiç belli olmaz.
Bu kadar uzun konuştuktan sonra son olarak; Kahire’nin muhakkak ilim talebeleri tarafından gezilip görülmesi gerekiyor. Yıllar boyunca ilmin merkezi olmuş Kahire’nin bazı zorlukları olsa da ziyaret edilmesi gerekiyor. Ben kendi adıma buraya daha bilinçli gelip gezemediğim için üzgünüm. Ancak 12 günlük gezimiz vesile ile çok şey öğrendim. Özellikle sadece Kahire Kitap Fuarında gördüklerim ve öğrendiklerim bile bu rihlenin başarıyla tamamlanması için yetti de arttı bile. Rabbimden gerçekleştirdiğimiz bu ilmî rihlenin semeresini bizler için bereketlendirmesini, çektiğimiz zorlukları ve yorgunlukları da günahlarımıza keffaret kılmasını niyaz ederek sözlerimi burada sonlandırıyorum.